9

KAFAM ÇIFIT ÇARŞISI/SEMA EFE YAZDI!

09:59:20 | 2020-06-14
Sema Efe
Sema Efe     

Yazı yazayım dedim, olmadı. Olmuyor. Sanki hevesim kaçmış gitmiş de benden, hevessiz, havasız kalmışım; öyle gibiyim… Oysa hem Global Kalem’in kurucusu olan dostlarıma “sürekli ve düzenli yazarım” demiş bir söz vermişim, hem de severim yazmayı. Gel gör ki bu aralar, sosyal medya bombardımanına uğrayıp (hatır’a binaen) kendime uzak şeyler yaptım, sonra da kendimi, kendime kızarken buldum. Canım sıkıldı. Sanırım konuyu biraz açmak iyi olacak; “Videoyu izle, paylaş, etiketle, imzala, dağıt, dünyayı kurtar, sayfaya-gruba katıl, görüşünü bildir,” filan gibi sosyal medya delirium’larından söz ediyorum... Öyle bir bombardıman ki bu, ne “Etme, eyleme, beni katma, bu tip şeyleri bana lütfen atma!” yalvarma ve kızmaların kâr ediyor, ne de sen yüzde yüz görmezden gelebiliyorsun. Dikkatin dağılıyor o zaman, kızıyorsun hatta… Kafa “Çıfıt Çarşısı” olmasın da ne olsun…

İşte bu yüzden, haftamın yazısı için, “Mızmızlanıp bunalım mı takılsam acaba?” diyorum. Sonra, “Hayır’” diyorum, “Geçmişten söz edip nostalji yapmak en iyisi…” Aslında sanata, siyasete dair ciddi laflar edesim, ağır abla olup ahkâmlar kesesim, tahliller yapasım var… Öyle ya, boşa mı okuduk, okuyoruz onca kitabı, makaleyi, araştırmayı… Neyim eksik ki benim diğerlerinden… “Fazlan bile olabilir,” diyor, kibir yumağı egom… O zaman, benim ve hayatın elinden bin yıldır çeken yorgun gönlüm giriyor devreye ve bana, bir şarkının sözleriyle fırça atıyor,

“Hani verdiğin sözler? Aldığın o kararlar nerede?”

Doğru ya! Bir söz vermiştim kendime; herkesin siyaset bilimcisi, felaket tellalı ve de kahırlı mutsuz, bezgin olduğu bu dünyada ben Mersin’e gidecektim… Üstelik de inatla gidecektim… Yani kahırlı, mutsuz ve bezgin olsam bile o jargonu kullanmayacaktım. Gidemiyorsam da, o Mersin –hep- bu masaya gelecekti… Ama şu an Mersin filan hak getire; ne o bu masaya gelebiliyor ne ben ona gidebiliyorum… Sonra şu yazı düşüyor önüme, imdada yetişir gibi… Geçmişten bir yazı,

“İnsan, denizin olmadığı yerde martı olmalı, demiş Nazım usta... Umut için demiş… Her şey o yüzden böyle benim sayfamda... Yoksa en âlâsını biliriz toplumsal/kişisel acının... Sayısız kül olmuşluğumuz vardır netekim...

 

Bu yazıyı okuyunca, nedense nazar boncukları geliyor aklıma; yazlık yerlerin hediyelik dükkânlarında, dallarda, kollarda, odalarda, göğüslerde asılı duran nazlı nazar boncukları… Ve de rüzgârda şıngırdayan ziller, çanlar… Sonra da, çocukluğumuzda annelerimizin giydiği renkli uçuşan elbiseler ve de rüzgârla bir içeri bir dışarı havalanan sakız gibi tüller… Küt diye, insanların birbiriyle diz dize oturup göz göze konuştuğu zamanlara düşüyorum. Sevgi diz boyu. Yalan değildi o yıllar. Çünkü hâlâ devam eder, sıkıntıya omuz veren, eğlenme ve sevinçleri düğün bayrama döndüren o ilişki ve dostluklar… “Hay dinine yandığımın teknolojisi,” derken buluyorum kendimi…

Sonra daldırıyorum kendimi kendi amazon dünyama ve inatçı hatırlamalar yapıyorum; ateş böceği tarlasına düştüğüm geceyi hatırlıyorum… Sonra, göğün gerçekten bir kubbe gibi göründüğü ve de yıldızların, uzansam tutacakmışım kadar yakın olduğu, yeryüzünün o şahane noktası geliyor aklıma… Eve doluşan ateş böcekleriyle uyuduğum geceyi atlamak hiç olmaz! Yıldızların denize düşmüş hali olan planktonlarla yüzdüğüm gece var sırada… Var da var… Umut kadar çoklar hatıralar ve bir o kadar sahiciler, mümkünler… İçim açılıyor… Sonra, gırtlağımıza kadar sosyalist, asi olduğumuz “deli tay” zamanlarımız geliyorlar önüme; hani şu, gülün açılışı üzerine günler boyu konuşabildiğimiz, konuşmaya şehvetle bağlı olduğumuz, ama bir kerecik olsun bir gülün açılışına bakmadığımız zamanlar… Bugün mesela, romantik miydik yoksa kuru birer akılcı mı, kafam karışıktır o konuda… Neyse... Sustum!

Şimdi ben bir gülün açılışını seyretmeye gidiyorum.

Sonra da elimde kahvemle güneşe merhaba diyecek… Tarlamı sularken, oradaki her şeye “merhaba, keyfiniz yerinde mi, nasılsınız bakalım,” diye soracak… Sütüm ve yoğurdumun mimarı olan yan komşumla küçük kızına “möö” derken onlarla göz göze bakışacak… Köpeklerimiz Paşa ve Pako’ya güleç bir yüzle kahvaltılarını ve sularını verecek, sonra onlarla yürüyüşe ve sahilde spor yapmaya çıkacak… Onlar da beni ya taklit edecek ya da -yüz bulurlarsa- üstüme çıkacaklar… Keyfim yerindeyse yüzecek, denk gelirse köylülerle merhabalaşacağım… Peşimde elbette ki –hep- bir şiir olacak; bugününki şu,

"Biraz sadeleş

Biraz dinlen gönlüm

Bilmez misin ki

Ancak durgun su, yıldızları yansıtır...




ETİKET :  

Tümü
UA-147632479-1